Torun Tartışma Kayıtları

Sanat mekânın mekânsal bir adlandırma olarak pozisyon değeri sadece kategoriktir. Öne alınan sanat sözcüğü mekânsal farkı ortaya koysa da bir üst kattaki hukuk bürosunun tabelası kadar ifade değerine sahiptir. “Sokaktan sağa dönünce bir eczane göreceksiniz, yanında büyük tabelası olan bir sanat mekânı var, benim evim onun üstünde.” Bu kadar. Belli kişilerin girişimiyle ortaya çıkan özel ad verilmiş bir sanat mekânı, bu kategorik fark içinde kendini yeniden ifade etmedikçe yön tarifindeki bir durak olacaktır. Torun‘daki tartışma kayıtlarından hareketle yazılan bu yazı, bu temel argümandan hareketle alınmak istenen pozisyonun gerekliliği ve niteliği üzerinedir.

Torun’da ne istediğimizi sormaya başladığımızda –mimarinin belli bir parçasına yerleşen, oraya “sanat mekânı” şapkası altında özel bir ad veren belli kişiler olarak- bir soruyu yanıtlayarak başlamaya karar verdik; pozisyon almak nedir? Şimdi buradayız, adını verdiğimiz bu yerde, her birimiz sandalyelerimizde bir pozisyona sahibiz, birimiz sandalyeyi sallıyor, birimiz bacaklarını uzattı ve sandalye öne kaydı, bu rastlantıyla, kısacası bizim gelişimizle birlikte zamansallığın basit görünüşleriyle yüklenmiş bir mekândayız. Nesneler buraya geldiğinde ve gittiğinde de benzer bir şey olabilir, her şey görünüşlerin rastlantısı kadar kalabilir; şunun adını koyalım: Ödünç alınan kategorik şapka altında görünüşleri rastlantıya bırakmak, ne pozisyon ne ağırlık demektir. Pozisyon almak, öncelikle bir karar alma süreci başlatarak mekânı rastlantısallığından kurtarmak anlamına gelir, bu da bir yöntemin zorunluluğunu getirir. Demek ki bir pozisyonun yöntemleri çıkarılmadıkça gerisin geri kategorik farkın boşluğuna dönülecektir. Bu açıklama bir jestin neden gerekli olduğunu ortaya koyar. Sanat mekânı kategorik mekânsallığından taşabilmek, belli kişilerin verdiği adın altında mimariden ayrılarak gerçekleşebilmek için rastlantının ve kolayca rastlantıya düşecek nesne akışını pozisyondan çıkarılan yöntem ve jestlerle yönetmek zorundadır. Çünkü mekânsallık, tek başına bir şey değildir; bizim deyişimizle doluluk ve ağırlık değildir.

Engin Sari – mm.km. (fotoğraf Cemil Batur Gökçeer)

Bu basit yanıtlar bizi de -daha bir çok örnek gibi- şu sözleşmeye taşıdı: Jestini bul! Bu sözleşmenin altına kolay kolay girilmez, çünkü yöntemsiz bırakılmış bir sözleşme, kolayca “Ol!” emrinin işlevsiz hükmü kadar kalabilir. Demek ki mesele bir sözleşmeye doluluğun nasıl verilebileceğidir. Pozisyonun ve jestin doluluğu gerekleriyle tartışılacak ve uygulanacak bir yöntemden geçer. “Jestini bul sözleşmesi”, süreci, kararı, yakalamayı ifade ettiği gibi kaçmayı da ifade eder, kimi zaman bir kaçış olarak okunabilecek hamleleri göze alabilmektirSüreç zorunludur. Bir süreçte hatanın imkânsız olmaması, düşülebilecek çukurlar, yeni bir girişimin adım kabiliyetini kazanırken düşmesinin mümkünlüğü bir jesti doldurabilmek konusunda bizi düşünüdüyor. Süreç sırasında yanılgılar olacaktır. Hatayı, etik yanlıştan ayırarak kavramak gerekir, çünkü etik yanlış süreçteki bir sürçmeden çok, karar alan bir bilinçle ilişkilidir.

Manifestik bir iddianın ortaya koyacağı sadakat ağırlığı, hatayı imkansız kılmasa da, etik bir yanlış yapmama sorumluluğunu verdiği için önemlidir. Bu sebeple sürece sahici bir güven başlatan temel şeyin sözleşmeye sadakat olduğunu söylememiz gerekir; iddianın en etkili gerçekliği budur: Hatanın izlerini takip edebilerek sözleşmeyi her seferinde, yeniden yüklenmek ve jestin doluluğu adına, kararların öldüğü ya da canlılığını yitirdiği yerde yeniden karar ve sadakat sürecini başlatabilmektir. Bu ne anlama gelir?

Torun’un aldığı kararlardan biri mekânı asla kişisizleştirmemektir; mekânı kişisizleştirmemek, bizim için şu anlama geliyor: Mekânı rastlantısına bırakmamak, kategori altına kapanmış bir konum olarak kalmamak, devraldığımız mevcut pozisyonda yöntemi bularak işaret etme yeteneğine sahip pozisyonu icat edebilmek, mevcut yargıların parantezlerine kapanmamayı sağlamak, mekânın içini dolduran nesnelerin kişiler aracılığıyla getirilip-götürülen şeyler olduğunu bir an bile unutmamak/ unutturmamak.

Kişisizleştirmemek, sanat mekânına çağrılan nesneleri yapan/ seçen/ düzenleyen kişilerin bu nesneleri mekana terk edip, görünmez olmayı tercih etmemesi demektir; yapımın/seçimin/ düzenlemenin sorumluluğunu üstlenilmesi ve dışarıya açılmasıdır. Bir mekânın sahici doluluğu, içindeki kişilerin tartışmalarından, sözlerinden ve edimlerinden ayrı düşünülemez, bir mekânın kendisi kadar olmayışı en başta budur, onu sanat mekânı haline getiren kişilerin kararlarının görünürlüğü ve ifade edilişidir.

*

Daniel Burender ki, “Mekânı görmeden bilmek, küp biçiminde, duvarları dikey, tavanı ile zemini yatay ve beyaz, aseptik ve (sözde) nötr bir yere göre çalışmayı a priori kabullenmek anlamına gelir.” (Sanatçı Müzeleri, Editör: Ali Artun, İletişim Yayınları(Sanat Hayat Dizisi), 2005.) Bir mekân kolayca bu tanımın hanesine yazılabilir ve bu yaptırımcı anlaşmanın belirlediği bir ilişki asla bir ilişki değil, ödünç alınmış bir düzenin tekrarıdır. Bir ilişki ne sanat yapıtının ne sanat mekânının tekilliğinde tanımlanabilir, bir ilişkiyi görünür kılmak ikisinin biraradalığındaki esintiyi kapatmamaktır. Sanat mekânının, taşınabilir nesnelerin akvaryumuna dönmemesi için her ilişkinin kendi pozisyonlarını üretme yeteneğini görmek ve pozisyonları tekilliklere göre değil, ilişkiye göre tarif etmek gerekir. Sanatçı kadar sanat mekânını yöneten kişiler de bu kabulün tuzağına düşmemeli, ısmarlama ve uzlaşımın vasat iklimini doğuracak her türlü konvansiyondan kaçınılmalıdır.

*

Ön kabuller sadece sanat mekânının bu nötr mekansâllığına dair değildir. Bir diğer tedirgin edici kabul, sanat mekânı için sıralanan çağdaş argümanların da benzer bir nötr yapıya kavuşmasıdır. Çünkü Buren’in haklı eleştirisi gibi çeşitli eleştiriler, zaman içinde sanat mekânıyla bitiştirilmiş ve neredeyse sanat mekânının kendinde-suçluluğu olarak görülmeye başlanmıştır; öyle ki her girişim, aynı zamanda mekânsal aklanma ihtiyacı hissetmektedir. Sanat mekânından çıkan sesin utanmadan yükselmesine izin verilmeyen bir zamanda her üretim ve sunum hak etmediği bir eleştirinin gazabına uğrayabilir ve özel durumlara uygulanabilecek argümanlar genişletilip tüme vurulduğunda farklar yitirilir. Sanat mekânına utanmasını söyleyen yargının bir ayağı utancı geçerli kılabilecek tarihsel manzaranın üstünde dursa da diğer ayağı hatalı bir indirgeme sonucu onu durmadan tecimsel bir karakterle denkleştiren paranoyak refleksten güç alıyor. Yaratımı ve eleştiriyi çıkmaza sokan bu refleks, tarihsel manzaradan topladığı yargılarla, çıkan sesi halihazırda beklettiği polis laboratuvarına çağırıyor ve kriminal incelemeyi başlatıyor. Amaç: çıkan sesi yüzyılın “sanat suçu” listesine ekleyerek, dejenerasyon hücresine göndermek.

Henüz açılmış bir sanat mekânının enerjisinin önemli bir bölümünü mutlaklaştırılmış yargı karşısında ezilmemesi için sadece sanatın değil eleştirinin de ön kabulleri olduğu teslim edilmeli ve bunlar ortaya çıkarılmalıdır. Bu sebeple aldığımız kararlardan biri en az “sanat suçu” kadar tehlikeli olabilecek “sanatın suçluluğu” yargısının uğultusunu aralayarak konuşmaya çalışmaktır. Gelişmeye çalışan bir beden, kişiler uğultuyu aralamaya çaba sarfetmezse serpilme hamlelerini bulamaz.

*

Tartışmalar sırasında üstünde yoğunlaşılan bir diğer kabul, yenilik talebidir. Yeniliğin neredeyse güncel anlamına geldiği yerde bir mekân, yeninin ne ifade ettiğini öncelikle kendisine açıklamalıdır; çünkü talepkâr bir sanat fikrinin en güçlü tuzaklarından biridir bu. Yeni, geleceğe sabitlenmiş bir ideal değildir, bir sıfat olduğunda sorunlu bir sanat fikrini mutlaklaştırır, bir koşul olarak deneyime dayatılması deneyimde mevcut potansiyeli küçük düşürmektir. Yenilik ideali, açıkça bir küçük düşürme ve yok saymayla işler. Yenilik, bir mekânın ideali olduğunda deneyim her zaman geleceğe postalanmış enerjisiz ufuktur; karşısına çıkanın gücünü yenilik adına küçük düşüren bir mekan hareket edeceği ufku yitirecektir, sıçrayış yapabilmesi için şimdi, karşısına çıkanın gücüyle konuşmayı öğrenmek zorundadır; yeniliğin sorusu genelde derinlik yanılsaması yaratan ve baştan yanlış bir sorudur. Bir sanat mekânı yanlış sorularla doldurulduğunda yanıtların hiçbiri sahiciliğin devinimine sahip olamayacaktır. O zaman jesti bulmak adına alınan kararların amacı, yeniliğin argüman değerinin boşluğunu göz önünde tutarak, soruları en başta sahiciliğe sormaya çalışmaktır.

*

Bir diğer sorun küresellik ve evrensellik arasındaki gerilimin boyutlarıdır. Biz, Badiou’nün Çağdaş Sanat Üzerine Tezler’deki önermesine inanıyoruz. “Sanatta evrensellik var mıdır yok mudur?” diye sorar Badiou; “Çünkü günümüzün en önemli meselesi küreselleşmedir, dünyanın birliğidir. Küreselleşme bize soyut bir evrensellik sunar. (….) Benim tavrım şöyle: Bugün sanatsal yaratım bir evrensellik önermelidir, sadece beni veya cemaati ifade etmemeli, insanlığa yeni tür bir evrensellik sunmalıdır. Ben buna “hakikat” diyorum.” (Sanat Manifestoları, Editör : Ali Artun, İletişim Yayınları(Sanat Hayat Dizisi), 2010.)

İktidarın etkisiyle şekillenen küreselliğin yarattğı yapay bütüncül algıyı bozma işini üstlenmek, parçaların hakikatiyle ve her yeni ilişkiyle özel bir biçimde ilgilenmeyi gerektirir; hiçbir durum bir diğeri için tam olarak tanımlama değeri taşımaz, durumların bilgisi ancak durumlar içinde değerlendirilebilir ve evrensellik bizi duruma getirmez, durum evrenselliğe açılır.

*

Bu ilk ve temel maddelerden hareketle jestin özgünlüğü keşfedilmelidir; bunlar zemindeki taşları göstermek için not düşülmüştür. Daha öznel bir kanat açacak olursak, bizim için mekân, bir karşılaşma imkânıdır; kendi çevresinde dönerek karşılaşmaları çoğaltmaya, bu sırada kendini yanlarından açmaya çalışan gerçeklik dinamizmidir.Biz yeni bir sanat mekânının ideali olarak ancak şunu geçerli buluyoruz: Ona dayatılan yanlış sorulardan kaçarken ona karar alma gücünü sağlayacak deneyimleri kollamak. Evet, bir gelecek ufku, aynı zamanda karar alabilme gücünü kazanmaktır. Mekânın enerjisine yakıt olarak kararı belirlemek ve ufku tek başına bir gelecek hedefi olarak değil, ancak kişilerin attığı adımlarla şekillenen bir güzergah olarak görmek, bize anlamlı geliyor. Bu sebeple, yeni bir mekân olmamız, güncel nabzı yoklamak anlamına değil, nabız gücünü kazanmış/ kazanabilecek deneyimleri yoklamayı ifade etmektedir.

*

Torun adının kararı, tek başına söylenirken bazen nordik bir tanrıya bazen tok bir hırıltıya dönüşme becerisine sahip, bilinen anlamını dışlayabilecek, hayatın içinde tatlılıkla yaşamayı sürdüren halini yadırgatabilecek bir potansiyeli taşıdığı için alındı. Bizi bizden evvel kısıtlamaya, sıkıştırıp belki daha gerçekleşemeden boğup öldürmeye hazırlanan yargıları, ezberleri ve oluşları tekrar değerlendirmeyi de içinde saklıyordu. Bir atasının ya da bağlılığının olduğunun bilincinde, ama bu bağlılığı ilk başta ayak parmaklarına bakarak kavrayabilmek isteyen bir çocuk olma hevesi.

Yazıda sıralanan ve elbette eksik kalan manzaranın parçalarının hem bizim için bir uyarı niteliği taşımasını hem de isimdeki enerjiyi bu kararlardan hareketle doğrultmasını diliyoruz; Torun, kendine diyor ki: Ana-karanın hükümlerine çok güvenme, bir ada olabilmenin gücünü dene; anakaraya sinyal gönderebilme kabiliyetini kazanan adalar, bütünlük iddiasına soyunmuş sahte güçleri de değiştirebilme imkânına sahiptir. İmkânı kolla.